Haiti Depremi ve Sosyal Medyada Yayılma Hızı

Bugün Haiti’de büyük bir deprem meydana geldi, 7.0 şiddetindeki deprem Haiti’yi yerle bir etti. Maalesef bizimde başımıza geldiğinden ne kadar büyük bir felaket olduğunu hepimiz tahmin edebiliyoruz. http://www.cnn.com/2010/WORLD/americas/01/13/haiti.earthquake/index.html

Gazetelere sabah bakamadığımdan haberi twitter’dan aldım, takip ettiğim kişilerin tweet’lerine bakarken bu konuda bir çok tweet olduğunu gördüm. Sonrasında mashable’daki şu yazıya rastladım http://mashable.com/2010/01/12/haiti-earthquake-pictures/. Twitpic‘de olay olur olmaz fotoğraflar yayınlanmaya başladı.

Hemen arkasından http://www.state.gov/p/wha/ci/ha/index.htm bunu gördüm. Hem Hillary Clinton’un açıklaması hem de bağış yapılması için telefon numarası vardı. “HAITI” yazıp “90999” numarasına mesaj atanlar 10 dolar bağış yapmış olacak.

Günümüzde bir çok olayda artık sosyal medya, internet , bloglar, sosyal paylaşım alanları her neyse hızını, etkisini fazlasıyla görebiliyoruz.

Keşke bu kötü olay olmasaydı, bu şekilde görmeseydik ama işlerin bu şekilde hızlanması oradaki yardıma muhtaç insanlara yardımın daha hızlı gitmesini sağlıyor.

Eskiden bu haberin öğrenilmesi için bir TV kanalının oradan yayın yapmasıyla başlayan yayını izleyen kitlenin tanıdıklarına bunu aktarması ve büyük bir çoğunluğun ise ertesi gün gazeteden bu haberi öğrenmesi ile devam eden en sonda kötü olmuş cümlesiyle biten bir süreci yaşardık.

Fakat şimdi olay olduğundan 5 dakika sonra twitter’da bizzat oradaki muhabirlerden çektikleri resimleri görüyor, orada yaşadıklarını parça parça tweet’lerde görüyoruz. İnternet sitelerinin anında bunu haber geçmesi ile duyan kişi sayısı artıyor. Twitter, facebook, friendfeed vs. gibi hesaplarında paylaşanlar artıkça bu olaydan haberi olan kişi sayısı katlanarak büyüyor. ABD internet sitesinden video’lu açıklama yapıyor ve insanlardan kısa mesaj ile bağış yapılması isteniyor.

İkinci dediğim durumda yani günümüzdeki bilginin hızına bakar mısınız? Bağış miktarını belki yarın öbür gün açıklarlar ama yüksek miktarlarda olduğuna eminim.

Birlikten kuvvet doğar sözü hiç bir yüzyılda bu kadar doğru olmamıştı heralde.

Uzun zamandan sonra böyle bir yazıyla merhaba demek istemezdim ama…

SEOmium.com Açıldı!

Bir çoğunuz SEOmium da ne diyebilir:)

Bir kısmınızın ise bu oluşumdan bir süredir haberi var.

SEOmium, İngiltere’de yaşayan sevgili ortağım Emrah Ömüriş ile birlikte kurduğumuz, firmalara SEO,SEM,Analytics vs. gibi alanlarda Online Pazarlama Danışmanlığı verdiğimiz şirketimizin adı. (Şirket resmi olarak kurulmadı, ona az daha süre var.)

Bu alanda açık olduğunu düşünerek zaten ayrı ayrı yaptığımız işlerimizi birleştirerek daha güçlü bir şekilde bu hizmetleri firmalara sunuyoruz. Beni zaten az çok biliyorsunuz.

Emrah’da İngiltere’de kendi alanında lider bir Bağımlılık Tedavi Merkezi’nde (Tedavi merkezi bir adanın Londra’da br adanın içerisinde, siteden bröşürü indirerek ada resimlerini görmenizi tavsiye ederim:)) Online Pazarlama Müdürü olarak çalışıyor. Yıllardır html,css,seo gibi alanlarda yoğun olarak çalışıyor. Ayrıca bildirgeç’in bu konulardaki en aktif yazarlarından birisi olarakda blog yazıyor.

Ben bunu sadece bu oluşum ile ilgili olarak yazmadım, bunun size ne faydası olacak onu söylemek için yazdım. Gerek yazdığım bloglarda gerekse forumlarda yıllardır bildiğim şeyleri en ince ayrıntısına kadar yazıyorum. Emrah’da aynı şekilde bildiklerini fazlasıyla paylaşıyor.

SEOmium olarak bir şirket websitesinden önce bir blog açtık, bunun nedeni paylaşımı sevmemiz. Ve bloga çok önem vermemiz. SEO,AdWords,Html,Css vs. hizmet verdiğimiz bir sürü konuda burada yazılar yazacağız. Hatta 20 tane yazdık bile:)

Evet kurumsal olarak bu hizmetleri de veriyoruz ama şirket blogumuz bizim için profesyonel bir paylaşım alanı.

RSS‘lerinize eklemeyi unutmayın, Twitter‘dan yeni yazılar, günlük ipuçları için takip edin.

5 YTL Sizin için Önemli Olmayabilir ama Başkaları için Çok Önemli

Friendfeed’de yaymaya çalıştığım bir kampanyayı siteme de taşımak istedim, umarım faydalı olur. 

Sevgili hocam EBru Nurluoğlu’nun uzun zamandır zaten yaptığı bir şey olan kimsesiz çocukları okutmak, yardım etmek eylemini ben de yaymak istedim. Kendisi Aip Vakfının kurucusudur, Aip Vakfı şu an piyasada bilinen bir çok vakıftan çok daha eskidir. İşte Kampanya;

 

5 YTL

5 YTL

Galatasarayda master yaptığım zamandan hocam olan sevgili Ebru Nurluoğlu Aip Vakfının da kurucusudur, 1993-1995 yıllarından beri kendini hayır işlerine adamış birisidir. Arkasında hiç bir büyük grubun varlığı olmadan kimsesiz çocukları okutmaktadır hatta bir çoğunu ilkokuldan üniversiteye kadar hiç Bırakmamış, devamlı görüşmektedir. Öğrencilerle kendisi ve ekibi gönüllü olarak birebir ilgilenmektedir. Ebru hocam hakkında detaylı bilgiyi http://www.enpr.com.tr/ENPR.as… buradaki özgeçmişinden, vakıf sitesine ise http://www.aipvakfi.org/aip.as… buradan gidebilirsiniz. Ben aktif olarak bu projeye destek veriyorum, elimden geleni yapacağım. Yaymama yardımcı olursanız çok sevinirim. Desteklerinizi bekliyorum…

Teşekkürler

TheBlognote.com Bir Yaşındaaa!!! Teşekkürler Herkese…

Şimdiye kadar fazla kimsenin duymadığı blogumu nasıl açtığımın hikayesini paylaşarak başlamak istiyorum bu yazıma; Bir gün tren ile Eskişehir’den İstanbul’a dönerken sağ tarafımda oturan biri vardı, ne görse eline kağıdı kalemi alır not almaya başlardı. Bir yandan da hevesle bir şeyler okurdu, saçı sakalı birbirine karışmış biriydi, derken sohbet etmeye başladık. Neden her şeyi not alıyorsun diye sordum, yazmak için dedi. Peki durmadan okuduğun o şey ne dedim, okumak hastalığım benim, gelirken bir şey bulamadım ben de böyle bir dergi aldım okumazsam çok kötü oluyorum dedi. Ne iş yapıyorsun dedim, web tasarımcıyım haftanın 3 günü iş yapar 4 günü durmadan okur ve yazarım dedi. Nereyi bitirdiniz dedim, ilkokulu bitirdim bu düzende daha fazla okuyamazdım okulu bıraktım dedi. Kendi kendine web tasarımı öğrenmiş, küçükten itibaren çok okumuş, bir blog yazarıydı karşımdaki. İnanılmaz takdir ettim kendisini, hayata bakış açısı çok hoşuma gitmişti, hayatın hiç bir anını kaçırmıyordu devamlı not alıyordu. Konuşurken eskilerden misket oynamaktan bahsettim, bundan da güzel yazı çıkar dur not alıyım dedi.

O an kendi kendime ben neden yazmıyorum dedim, o ana kadar bir sürü yerde yaptığım paylaşımlarımı neden toplamıyorum dedim. Ve trendeki kişi sayesinde İstanbul’a döner dönmez theblognote‘un ilk adımlarımı atmıştım bile. Elindeki bloknottan da etkilenmiştim, bu site de benim blognote’um olsun dedim. Ve başladım.

İlk aylarda 5-10 kişi girince havalara uçardım, hemen analiz yapardım nerden gelmiş nasıl bulmuş beni diye, hele bir de siteme yorum geldi mi benden mutlusu yoktu. İlk ay 50 ye yakın yazı yazdım kafamdaki her şeyi döktüm bu siteye.  Her bildiğimi yazmak, paylaşmak isiyordum. Artık hayata farklı bakar olmuştum, her reklamı ayrı izliyor, etrafıma bir gazeteci gibi bakıyordum. 15 kişiye karşı sorumluluğum vardı çünkü:)

Zaman geçti ziyaretçiler artmaya başladı, bu sefer mailler aldıkça mutlu olmaya başladım. İnanılmaz bir mutluluktu bu, biri benim yazdıklarımı beğeniyor ve üşenmeden bana mail atıyordu. Muhteşem bir hissiyattı, daha çok yardımcı olmak istiyordum herkese. Sonra sitem sayesinde bir sürü güzel insanla tanışmaya başladım, sitemi takip ettiklerini söylüyorlar, bir de üstüne beğendiklerini belirtiyorlardı. Söyleyen kişiler usta isimler olunca, heyecanım tavan yapıyordu. Site ziyaretçileri günlük 300-400 leri görmeye başladıktan sonra ise havalardaydım. İsim vermeye kalksam unutacaklarımdan korkuyorum, bu yüzden tanıştığım insanların hepsi kendini bildiğinden isim vermiyorum. Yabancı ortamlarda arkadaşlarımın kulağına çalınan pazarlama alanında theblognote.com’u takip ediyorum lafları beni çok daha fazla mutlu ediyordu.

Tabiki sorumluluğu cabası, bazen 4 5 gün yazı yazamadığım zamanlar oluyor,  işten geç geliyorum, yazacak yazılarımın konularını bir yere not almışım, ama yazamıyorum yorgunum. İşte o an mail kutuma düşen güzel bir mail her şeyi unutturuyor ve gecenin 1-2 sinde oturup yazı yazıyorum.

Çok klasik bir söylem olacak ama, gerçekten bu yazıyı ve diğer yazılarımı okuyan sizler sayesinde buluyorum bu gücü kendimde ve siz beğendiğiniz sürece desteklediğiniz sürece yazılarım hiç bitmeyecek.

TEŞEKKÜRLERRRR HEPİNİZE….NİCE SENELERE BURADA OLMAK UMUDUYLA…

2008 Sayenizde Güzel Bitti…

Belki geç kalmış bir teşekkür yazısı olacak ama kusuruma bakmayın, geçen sene Şubat ayında blogumu açarken tek isteğim bildiğim konularda daha çok insana yardımcı olmaktı. 10-20 kişi siteme girdiğinde acaip mutlu olurdum, sonra zaman ilerledi blogumun ziyaretçi sayısı günlük 500’lü rakamlara dayandı, reader’dan takip edenlerin sayısı çok arttı, iletişim formuna gelen mesaj sayısı günlük 4-5 rakamlarını buldu. Yani her şey tahmin ettiğimden çok daha hızlı gelişti. Bütün maillere cevap verdim elimden geldiğince yardımcı olmaya çalıştım.

Tabiki bu arada çok güzel bir sürü insanla tanıştım, Uğur abi, Eren Kumcuoğlu,Burak Dönertaş, Müge Cerman, Tunç Kılınç, Eray Endeş, Deniz Utku, Tuğçe Esener, Özkan Altuner, Murat Esenli, Ahmet Kırtok, Akın Arıkan, Göze Algün,  Ahmet Durmuşoğlu, Emre Güzer , Ömer Enis, Guy Kawasaki:)), Peter Fisk :)) (Umarım ismini unuttuğu olmamıştır) . Bir kısmıyla yüz yüze görüşemedik ama gtalk saolsun çok güzel sohbetler ettik, ki 2009 da en büyük temennim herkesle yüz yüze mutlaka görüşmek. Bütün isimlerin bana mutlaka katkıları olmuştur, hepsine öncelikle buradan teşekkür ediyorum.

Ayrıca en büyük teşekkür de beni okuyan kişilere, bana mail atan kişilere, çok arabesk bir tabir olabilir ama sayenizde her gün yazasım geliyor, daha çok şey paylaşmak istiyorum sizlerle. Umarım bu ilginiz hiç bir zaman bitmez…

Umarım hepinizin 2009 yılı çok çok çok güzel geçer…

Uno Blogger Sofrası ve İzlenimlerim

Bundan yaklaşık 1 ay önce bir paket ve e-mail aldım, mail Uno’dan gelmişti. Unu blogger sofrası diye bir etkinliği tanıtıyor ve beni davet ediyordu. İlk görüşmeye gidemedim fakat ikinci görüşmeyi kaçırmadım gittim.

İyiki de gitmişim, önce Marmara Yelken Kulübünde çok güzel bir kahvaltı yaptık daha sonra Uno’nun fabrikasını gezmeye gittik. Daha önceden tanışmayı istediğim ve tanışamadığım kişiler ile tanıştım. Özellikle de Eray Endeş bunlardan biriydi, neredeyse bir senedir tanışmak istememize rağmen tanışamamıştık. Bir etkinliğin yanında güzel tanışmalara da olanak tanıdı, belki de uzun zamandır internet üzerinden birbirinin sitesini takip eden kişileri karşı karşıya getirdi.

Fabrika gezisinde öğrendiğim şeyler Uno’nun kapasitesi ne kadar büyük bir firma olduğunu gösterdi.  Mesela burger king, kfc,popeye, thy, oteller gibi yerlere ekmek yaptıklarını bilmiyordum. Ayrıca 450 çeşit ekmek yaptıklarını da bilmiyordum. Bu açıdan bir çok şey öğrenerek geziyi sonlandırdım.

Öncelikle böyle bir organizasyonu yapan Uno’ya çok teşekkür ediyorum. Bloggerlara verilen değerin arttığı günümüzde Uno gibi şirketler çoğaldıkça bize verilen değerle birlikte daha iyi işler çıkaracağımızı  düşünüyorum.

Bu projenin ana mimarlarından Eren‘e, pure’a, bize sıkılmadan fabrikayı gezdiren Uno Üretim Müdürüne (İsmini hatırlayamadım şimdi:))ayrıca teşekkürler ediyorum.

Kriz Zamanı Ürünlerimizi Pazarlasakta mı Satsak, Pazarlamasakta mı Satsak?


Kriz dönemlerinde en büyük sorunlardan birisi de yatırımların kesilmesidir. Firmalar krizden dolayı bütün harcamalarınızı azaltırlar, tabiki bu kesintiden Pazarlama bütçesi en çok nasibini alanlardandır.

 

Pazarlama zirvesinde de en çok konuşulan konulardan biri de buydu, neredeyse bütün konuşmacılar krizde pazarlama bütçenizi kısmayın yatırım yapmaya devam edin, kriz bitince kazanan siz olacaksınız dediler. Hatta Nielsen‘den gelen kişi önceki zamanlardan örnekler vererek kriz zamanı yatırım yapanların sonradan çok kazançlı çıktığını belirtti. Mantık şuydu, kriz zamanı herkes elini ayağını pazarlamadan tanıtımdan çektiği için eğer siz pazarlamaya  yatırım yaparsanız daha çok sesinizi duyurarak  rakiplerinizden çok daha fazla öne geçebilirsinizdi.

 

Büyük şirketlerin krizde olsa her zaman ekstra paraları mevcuttur ve bu söylemden yola çıkarak, kriz dolayısıyla mecraların fiyatlarının da düşebileceğini göz önünde bulundurursak, para yatırmak ve sesini daha çok kişiye duyurmak çok mantıklı. Belki kriz zamanı geri dönüşleri alamazsınız fakat kriz bitince akılda kalan markalardan biri olacağınız garanti.

Şimdi bu konuşulan herşey aslında büyük markalar için geçerli bir durum, şimdi ülkemize dönelim bu kadar güzel anlatılan krizde mutlaka pazarlama yapın  sonra kazanın stratejisinin KOBİ’lerimiz için ne kadar gerçekçi ona bakalım.

Geçen yazımda da insan düşüncelerinin nasıl bir dalgalanmaya yol açtığını belirtmiştim, işçi çıkartılmaları, harcamaların tamamen kesilmesi, harcayan kişilerin de üç kuruşun hesabını yapmak zorunda olduğundan büyük yerlerden daha ucuza ürün almayı tercih ettiğini göz önünde bulundurursak  küçük işletmelerimizin zaten olmayan gelirleriyle pazarlama harcamaları yapmaları beklenemez. Zaten küçük işletme dediğimiz kişilerin en büyük pazarlama aktivitesi kartvizit bastırmak, afiş bröşür gibi yere atılan şeyler bastırmaktan öte gitmiyor. Peki şimdi kriz zamanı yatırım yapın demek dükkanında hiç iş yapamayan işletmelerimiz için ne kadar gerçekçi bilemiyorum. Orta ölçekli işletmelerimiz de biraz daha büyük çalışmalar yapsalar da daha çok afiş bastırmak, sektör dergilerine ilan vermekten öte gidemiyorlar. Yani küçük işletmenin sorununun biraz daha büyüğü orta ölçekli işletme için de geçerli.

 

Peki ne yapsınlar derseniz?

 

Kesinlikle KOBİ’lerin Pazarlama konusunda bilinçlenmelei şart, artık afiş bröşür gibi yerlere giden hiç kimseye ulaşmayan, kartvizit gibi bir kenara atılan çalışmalar yerine çok daha hedef kitlesine odaklanan reklamlar yapmaları şart. Tüketicisinin nerede olduğunu iyi bilmeli, ona göre hareket edilmeli, yaptıkları harcamalarının hepsinin geri dönüşünü sorgulamalı, rakiplerini analiz edebilmeli ve ona göre yatırım yapmalı.

 

KOBİ’lere tavsiyelerim;

 

1-Google AdWords  kullanmalı ama bilinçli kullanmalı, AdWords eğer hedef kitlenizi iyi belirleyebiliyorsanız, kampanyalarınızı bilinçli bir şekilde optimize edip ölçümleyebiliyorsanız en iyi pazarlama araçlarından bir tanesidir. (Fakat Türkiye‘de büyük şirketlerin bile verimli kullanamadığını düşünürsek, küçük işletmeler bu k0nuda iyi bilgi elde etmeden veya bilenlere danışmadan harcama yapmamalı)

2-Sarı Sayfalar kavramı yurtdışı için çok eski bizim için çok yeni bir kavram, Avrupa ve Abd‘da kullanılan basılı ve online sarı sayfalar yani işletmelerin detaylı ve kategorik şekilde bilgilerinin bulunduğu yayınlar çok tutuluyor. Hatta daha yeni okuduğum makalelerde  satış dönme açısından hala en yüksek  orana sahip mecra olarak geçiyor. Martin Lİndström de yazılarından işletmelerin mutlaka sarı sayfalara ilan vermesi gerektiğini belirtiyor. Çünkü insanlar ihtiyaç anında bu yayınlara başvuruyor ve satın alma işlemlerini gerçekleştiriyorlar.

3-Eğer orta ölçekli bir fabrikaya sahip iseniz yani üretim yapıyorsanız, alibaba.com gibi siteleri mutlaka takip etmelisiniz. Oralara senelik üyelik yaptırıp, her gün 2 saatinizi ayırarak ürün satabileceğiniz firmaları kontrol etmeli, hemen iletişime geçmelisiniz.

4-Mutlaka web siteniz olmalı, web sitesine para mı vereceğim diyerek çok kötü bir web sitesine sahip olursanız sizi internetten bulanlar sizden ürün satın almayı hiç bir zaman düşünmeyeceklerdir. İnternette Google da her gün milyonlarca arama yapıldığını düşünürseniz, bu büyük alandan siz de kendinize güzel bir yer oluşturmalısınız.

5-Potansiyel olarak sizden alım yapabilecek firmaların listesini çıkartmalı, düzgün bir veritabanında bu kontak bilgilerini saklayarak doğru kişilerle doğru şekilde iletişime geçebilmelisiniz. Ve hiç bir zaman ilk hedefiniz ürün satmak olmasın. İnsanlar yapmacık hareketlere her zaman tepki verirler. Siz kendinizi firmanızı düzgün anlatın ve devamlı iletişimde kalın. Belki 1 sene ürün almazlar ama iyi ilişkiler kurmanın geri dönüşünü daha sonradan fazlasıyla alırsınız. Ortada Kazan-Kazan durumu oluşmadıkça kimse sizden bir şey almaya yanaşmayacaktır.

6-Küçük işletmelerin en büyük faaliyetleri bröşürler, afişler dedik. Buralara vereceğiniz parayı hesaplayın ve daha neler yapabiliriz onu düşünün. İnsanların yerlere attığı bir çalışmada bulunmak size bir şey kazandırmaz ama belki de afişe vereceğiniz 1000 ytl’yi 10 tane ürününüzde ciddi indirimler yaparak kaybetseniz ve insanları işyerinize çekseniz çok daha fazla şeyler kazanacağınız garanti. Sokağa atacağınız bu parayla insanların sizi denemesi için fırsat verin. Hiç bir yerde olmayan indirim veya promosyon yapın, belki o sattığınız üründen zarar edersiniz ama gelen kişileri memnun ederseniz, bir dahaki ihtiyaçlarında siz akıllarına gelen ilk yer olacaksınızdır.

7-Devamlı güleryüzlü olun, gülmek size bir şey kaybettirmez, zaten herkesin suratı asık dolaştığı günlerde bir tutam gülümseme size çok şey kazandırır.

8-Müşterilerinizi sakın kaçırmayın, eğer belli bir müşteri kitleniz varsa onları elde tutmak için her şeyi yapın. Müşteriyi elinizde tutmak yeni müşteri kazanmaktan çoğu zaman daha zor olabilir. Eğer bir sipariş almışsanız her şey bitmiş gibi davranmayın, unutmayın o alışverişte size gelen müşteriyi memnun etmezseniz bir daha sizi seçmesi için neden kalmaz. Olası gecikmelerde siz arayın müşterinizi, her durumdan haberdar edin. Sonradan yetiştiremiyorum demek size çok pahalıya patlayabilir.

Şimdilik diyeceklerim bunlar, umarım okuyanlar için faydalı olmuştur. Her türlü sorunuz öneriniz için iletişim formundan bana mail atabilirsiniz.

İyi haftasonları….

 

Valla Abi Kriz Var Bloguma Yazı Yazamıyorum!!!

Bugünlerde hatta 1 aydır devamlı bu tarz lafları çevremizde duyuyoruz değil mi? Kriz var abi işler çok kötü adam çıkartmamız lazım, kriz var maalesef satışlar berbat durumda, kriz var oturun oturduğunuz yerde, kriz var valla abi elektriği tasarruflu kullanalım vs… Bu örnekler uzar da uzar. Ben de bir süredir neden yeni yazıların yok diyenlere böyle cevap vereceğim bundan sonra “Kriz beni de etkiledi abi yazı bile yazamıyorum bloguma”

Neden? Çünkü dizüstümü açsam yazı yazmaya kalksam elektrik harcayacağım, hadi yazıyı yazsam siteye ek yük, ya ileride barındırma hizmetim yetmezse, peki bir de üstüne yazıyı yayınlayınca ziyaretçi gelse, trafik yaratsa sitede senelik satın aldığım bant genişliğini zorlasa bir de paket mi yükselteceğim durduk yere bu krizde…

Evet hepsi işin latifesi aslında, ama gerçek olan bir şey varki, insanların sokakta konuştukları, esnafın söyledikleri, işten çıkarılmalar…

Enflasyon, piyasadaki taşların oynamasının yanında insanların beklentileriyle oluşan bir olgudur. Yani insanlar gelecekten, belirsizlikten korktuklarından harcama yapmazlar, paralarını dövize yatırırlar, kendilerini garantiye almak isterler, televizyondaki kriz geliyor haberlerini dinlerler, herkes aşağı yukarı aynı şeyleri düşünür aynı hareketleri yapar ve üretilen mallar elde kalır ve beklenen son enflasyon  olarak gerçekleşir.

Krizde bu tarz tepkilerin akabinde daha şiddetli bir şekilde ülkeyi etkilemeye devam eder.

Son yaşadığımız kriz yurtdışı tabanlı bir kriz idi. Genelde yurtdışına bağımlı ülkelerde yani bizim gibi ülkelerde etkisi çok daha fazla olabilir. Ama benim takıldığım çok farklı noktalar var.

Kriz bizim ülkemiz için yıllardır varolan bir kavram ama hiç yaşamamışız gibi birden çok fazla tepki verildi, çok şaşırıldı, çalışanlar çıkartıldı, küçük esnaf iyice bitti.

Hani krizi oluşturan ana etmenlerden biri de insanların düşünceleri dedim ya, bu krizde bu zincirleme etkiyi fazlasıyla gördüm. Önce televizyonlar kriz oldu, bizde mahvolacağız, işyerleri ne yapacak, ne olacak sonumuz diye yayınlara başladılar, sonrasında büyük işletmeler dedi ki bu böyle gitmez bir sürü adam çıkartalım işten, işten çıkan adamlar zaten gelirleri bir anda sıfırlandığından hiç bir harcama yapamaz oldular, işsiz kalanların sayısı yüksek olunca bu harcaYAMAMAnın etkisi büyük oldu. Bunu gören vatandaşlar halimize şükredelim, bizi de çıkartırlar belki diyerek elektriklerinden yedikleri yemeklerden feragat eder oldular. Harcamalar sıfırlanınca küçük esnaflara para girişi de olmamaya başladı. Küçük esnaf bu hallere düşünce onlar da kendi başlarının çaresine bakarak harcama yapmamaya başladılar. Yani bir anda bir haber ile bütün ülkedeki insanların büyük çoğunluğu aman dikkat edelim düşüncesiyle zincirleme bir kelebek etkisi yarattılar.

Sonrada markalar sektörü canlandırmak için %50’ler de indirime gittiler, devlet büyükleri rahatlatma konuşmaları yapmaya başladılar.

Şimdi ben merak ediyorum, insanların düşüncelerinin de krize yön verdiği bir zamanda bu tarz hareketler en başta yapılsa, kimsenin telaş etmemesi için rahatlatılma çalışmaları en baştan olsa,   koskoca şirketler tamamen krizi bahane ederek o kadar insanımızı işsiz bırakmasa iyi olmaz mıydı?

Abd‘da lüks yaşadı, biz de zamanında lüks yaşamıştık krizi görmüştük. Sadece tüketen toplumlarda bu tarz kriz riskler her zaman vardır. Bugün Abd’nın koskoca şirketleri bile batma noktasına gelmişse, ve bu noktaya geldiklerinde Abd senatosuna yardım için yalvarmaya  ÖZEL UÇAKLARIYLA gidiyorlarsa bir yerlerde gerçekten büyük yanlışlar vardır heralde.

Neden bu kadar büyük krizlere karşı planlar her zaman bulunmaz, neden hiç olmayacakmış gibi yaşanır. Neden kriz olmasa da bazı büyük şirketlerde en tepeden lüks giderlerini keserek daha kriz gelmeden önlem alınmaz.

Bu liste böyle uzar gider, insanların düşüncelerinin kriz zamanlarında ortak hareketle ne dalgalar yaratabileceğini göstermek istedim sadece, umarım kriz en az hasarla atlatılır ve bir dahaki kriz olana dek daha iyi tedbirler alınır.

Reblog this post [with Zemanta]

Bu Bayram Daha Farklı Birşey Yapın

Öncelikle herkesin bayramını kutluyorum. Umarım herkes bu bayramı çok iyi bir şekilde sevdikleriyle birlikte geçirir.

Bilirsiniz, bayram zamanları aynı tarz mesajlar telefonunuza defalarca gelir, o bayramda hangi mesaj popülerse herkes alır o mesajı bütün telefon listesine gönderir. Kişiye özel değildir, sıradandır, kötü bir CRM kampanyasından bile farkı yoktur:)

Artık bu tarz mesajların kendilerine özel olmadığını bilen her kişi sadece bakar ve geçer, cevap verme ihtiyacı bile hissetmez belki de sinirlenir, kızar bir farkım yok mu benim herkesten diye söylenebilirde.

Şimdi ben diyorum ki, bu bayramdan itibaren sevdiklerimize bu klasik mesajlar yerine, özelleşmiş mesajlar atsak, hal hatır sorsak hatta yapabiliyorsak telefonla arasak güzel olmaz mı? Sevdiklerimize onların bizim için özel olduğunu hissettirsek kötü mü olur acaba?

Reklamlar için hep ne diyoruz, hepsi birbirinin aynısı, bu mesaj kirliliği içerisinde bütün reklamların ana mesajları kayboluyor, insanlar sadece bir kere görüyor ikinciye unutuyor demiyor muyuz?

Bayram mesajları da aynı, atılan klasik mesajların aynı tarz reklamlardan farkı yok, insanlar bakıyor ve sonra unutuyor, bu kadar mesaj kirliliği arasında özel bir şeyler yapsak daha çok farkedilmez miyiz acaba?

Hadi gelin, bütçemiz yetiyorsa sevdiklerimizi arayıp kısaca hal hatır sorup bayramlarını kutlayalım, olmazsa internetteki operatörlerin sitelerinden bedava mesaj haklarımızı kullanalım en azından ve özelleşmiş mesajlar atalım.

Ben 2-3 bayramdır öyle yapıyorum ve bunun karşılığını telefonla aranarak veya mesajıma güzel bir karşılık alarak mutlaka alıyorum.  Bence sizde böyle yapın, belki telefon başında 30 dakika kaybedersiniz ama daha çok şey kazanırsınız emin olun.

Keyifli bayramlar herkese…

Reblog this post [with Zemanta]

Theblognote.com Artık Yepyeni Tasarımıyla Karşınızda

Blogumu açtığımdan bu yana tasarım değişikliğine çok fazla gitmedim fakat son zamanlarda sitemi takip eden kişilerden aldığım bazı istekler sonrasında kendime iyi bir tema aramaya başladım. Ve arayışımda nihayet sonlandı, elegantthemes’lerden premium bir tema olan studio blue temasını siteme uygulamaya karar verdim.

İşte sonuç, umarım sitemin yeni halini beğenmişsinizdir. Daha kolay okunması, aradığınız başlıklara daha kolay  ulaşabilmeniz en öncelikli hedefim oldu.